WEB sitemizde 16.02.2022 tarihinde ‘Uluslararası İşletmecilik ve Ticaret; Quo Vadis?..’ (Quo Vadis; Latince; Nereye gidiyor/sun?..) adlı bir yazı kaleme almıştık.
Sözkonusu yazı 2017-20 dönemi ABD Başkanı Donald J.Trump’ın seçim kampanyasında ve başkanlık döneminde ileri sürdüğü çeşitli argümanlardan birisi olan sınırötesi ticari faaliyetlerin, ABD yurtiçine kaydırılması ile ilişkili ekonomik bakış açılarını içermekteydi. Bu görüş diğer bazı devletlerin politikalarında da taraftar bulmuş ve tartışılmaya başlanmıştı.
2025 başkanlık seçimini bu sefer daha yüksek bir ekseriyetle kazanan Donald Trump’ın, ikinci döneminin (2025- 2028) daha ilk günlerinde uluslararası işletmecilik ve ticaret alanında imzaladığı başkanlık kararları ile düşünülenin de ötesinde hiç akla getirilmeyen, küresel politik ve ekonomik dengeleri alt üst eden gelişmeler, aynı yazıyı tekrar gündeme getirdi.
Bu nedenle WEB sitemizde eski tarihli yayınlanan yazıyı odak ve kapsam itibarı ile biraz daha genişleterek yeniden yayınlamanın yerinde olacağı düşüncesi ile tekrar kaleme aldık.
Konu ile ilgili bilgilerini tazelemek isteyen meslektaşlarıma keyifli okumalar dilerim…
………………………………………
Küreselleşen dünyada yeşermeye başlayan Neo-merkantilist düşünceler uluslararası işletmecilik yönetimi ve sınırötesi ticaret faaliyetlerini ayrı bir kulvarda, farklı bir yöne doğru sürüklenme eğilimine sokmuştur.
Bu eğilim bağlamında başlıkta yer alan Latince söylemin çevirisi ile “Nereye gidiyor(sun) ?..” sorusunu sormanın zamanı geldi galiba…
Ülkelerin Üstünlüğü; Karşılaştırmalı Üstünlükler ve Rekabetçi Üstünlükler
Uluslararası işletmecilikte bir ülkenin diğer ülkelere kıyasla üstünlüğü, sözkonusu ülkenin sahip bulunduğu verimli kaynak, iş süreçleri ve yönetim politikalarının kendisine kazandırdığı yetenekleri kullanarak yaptığı her hangi bir ekonomik faaliyeti, diğer ülkelerden daha verimli ve etkili olarak gerçekleştirmesi durumunda ortaya çıkmaktadır.
Ülkelerin birbirleri ile ticaretinde üstünlük sağlamasıkonusundaki görüşler iki boyutta ele alınarak incelenmektedir.

Üstünlüğün ticarette bulunan ülkelerin sahip olduğu veya kolayca erişebildiği üretim faktörlerinin özellikleri ve yetkin ticaret politikalarının yönetiminden kaynaklandığı görüşü ile konuları ele alan araştırmacılar karşılaştırmalı üstünlükler temelinde analizlerini yürütmekte ve açıklamalarını yapmaktadırlar.
Bu görüş sahipleri, ülkeler arası ticarette üstünlüklerin ülkenin sahip olduğu üretim faktörlerinden kaynaklandığını, buna göre de ülkelerin, üretim faktörlerini temel alan analiz ve ticaret politikaları geliştirmelerini önermektedirler.
Onaltıncı yüzyıldan itibaren filizlenen Makro odaklı bu bakış açısı, ülkeye özgün üstünlüklerin incelenmesine yönelik çalışmaların üzerine yoğunlaşır. Merkantilizm(Thomas Mun), Mutlak Üstünlükler(A.Smith), Karşılaştırmalı Üstünlükler (D.Ricardo), Faktör Donanımı teorileri(Heckscher-Ohlin), gibi çalışmalar ülkeye özgün üstünlüklere yoğunlaşan klasik çalışmalar arasında yer almaktadır.
Diğer bir görüş, karşılaştırmalı üstünlüklere sahip ülkelerin avantajlı olduğunu kabul etmekle birlikte, ülkede sınırötesi faaliyetleri yürütecek işletmelerin sahip oldukları varlık ve yeteneklerine dayalı rekabetçi üstünlüklerinin de ülkelere üstünlük kazandırdığını ileri sürmektedir.
Bu görüş sahipleri ülke üstünlükleri konusunda analizlerini işletmelerin faaliyette bulundukları pazarlarda stratejik ve rekabetçi üstünlüklerine dayandırmakta, çalışmalarına işletmeye özgü üstünlüklerinsağlanacağı konuları dahil etmekte, başka bir deyişle mikro temelde çalışmalara ağırlık vererek sınırötesi ticarette üstünlük yaratılmasına gayret edilmesini önermektedir.
Yirminci yüzyılın ürünü olan Mikro bakış açılı, işletmeye özgü yetkinliklerin incelenmesine yönelik önde gelen çalışmalar arasında; Ülke Benzerliği(S.Linder), Ürün Yaşam Evresi(R.Vernon), Küresel Stratejik Üstünlük(Krugman -Lancaster) , Ulusal Rekabet Üstünlüğü(M.Porter) teorileri yer almaktadır.
Merkantilizm; Kısa Bir Hatırlatma
Onaltıncı yüzyılda makro odaklı bakış açısı ile ülkeye özgün üstünlüklerin incelenmesine odaklı çalışmalar gerçekleştiren merkantilist iktisatçı ve tüccar Thomas Mun (1571-1641) ile aynı görüşe sahip taraftarları; (a) Ülkenin tüm toprakları ve diğer kaynaklarının yurtiçi üretim faaliyetleri için kullanılmasını, (b) Yurtiçi üretimin tamamlanmış son ürün olarak gerçekleştirilmesini ve ihtiyaç fazlasını yabancı ülkelere altın ve gümüş karşılığı ihraç edilmesini, (c) Ülkenin zenginliği olan altın ve gümüşün miktarını azaltmaya neden olabilecek ithalat faaliyetlerinin mümkün olduğunca kısıtlanmasını ve azaltılmasını, aşağıdaki ilke ve görüşler temelinde öneriyorlardı;

“….Merkantilizm görüş ve düşüncesi ülkelerin refahının sahip oldukları altın ve gümüş(para) miktarına bağlı olduğu konusunda hemfikirdir. Bu nedenle ülkeler sahip oldukları altın ve gümüş miktarını çoğaltmak için ihracat yapıp karşılığında bu kıymetli paraları getirmeli ve ülke hazinesine kazandırmalıdır.
Ülkenin tüm toprakları ve diğer kaynakları, tüm hammaddeler ve yarı mamuller yurtiçi üretim faaliyetlerine ayrılmalı ve tamamlanmış son ürün olarak üretim gerçekleştirilmelidir.
Katma değeri yüksek olan tamamlanmış ürünler yabancı ülkelere altın ve gümüş karşılığı ihraç edilmelidir. İthalat’tan mümkün olduğunca kaçınılmalıdır, çünkü ithalat altın ve gümüş’ün(para’nın) yabancı ülkelere gitmesine, ülke hazinesinin de fakirleşmesine neden olur…”
Dikkat edileceği üzere Merkantilist görüş taraftarları, ülkeler arasında yapılacak sınırötesi faaliyetleri, ‘karşılaştırmalı üstünlükler’ teorisinin kabul ettiği şekilde ticaretten iki tarafın da kazandığı bir faaliyet olarak görmemektedirler…
Refah kazanımı sadece altın-gümüş kazandıran ihracat yapılması; altın-gümüş azalmasına neden olan ithalatın ise kısıtlanması ile gerçekleşecektir.
Neo-merkantilist Görüşlerin Yeşermesi
Dünyamız Yirmibirinci yüzyıla girerken uluslararası ticaret ilişkilerinde 16.Yüzyıl çıkışlı merkantilist bakış açılı görüşler yeniden sahneye sürüldü ve tartışılmaya başlandı. Günümüzde Neo-merkantilizm olarak adlandırılan bu yeni bakış açısı 2017 yılında ABD’de göreve gelen yeni bir başkan ile birlikte daha da sürat kazandı.
2017-20 dönemi ABD Başkanı Donald J.Trump’ın (1946) seçim kampanyasında politik, ekonomik, teknolojik, sosyokültürel ve uluslararası alanlarda ileri sürdüğü çeşitli argümanlardan birisi sınırötesi ticari faaliyetlerin ve yatırımların ABD yurtiçine kaydırılması ile ilgili idi. Bu görüş diğer bazı devletlerin politikalarında da taraftar buldu ve tartışılmaya başlandı.
Başkan Trump, adaylık ve başkanlık döneminde bu konularda kısaca aşağıdaki hususları ifade ediyordu:
“…Uluslararası ticarette adil bir durum söz konusu değildir. Başta Çin olmak üzere ABD’nin ticari ortaklarının çoğu haksız rekabetle çıkar sağlamakta ve ülkemize zarar vermektedirler. Bunun sonucunda ABD’nin dış ticaret ve ödemeler dengesi devamlı açık vermektedir…
ABD şirketleri yatırımlarını yurtdışına yapmayı tercih etmektedirler. Böylece ABD sermayesi yabancı ekonomileri canlandırmakta, ama kendi yurttaşları da dışarı giden yatırımlardan dolayı iş’lerini kaybetmektedir. Bu durum ABD’de istihdam düzeyini düşürmekte, milli geliri, ve aile gelirlerini de azaltmaktadır…”
Yukarıdaki ifadelerle kısaca açıkladığı ekonomik sorunları Başkan Trump şöyle çözmeyi öneriyordu:
“… ABD’nin taraf olduğu tüm küresel, bölgesel, ikili ticari anlaşmalar gözden geçirilmeli ve sınırötesi ticari ilişkilerde ABD ye zarar veren haksız durumlara izin verilmemelidir.
ABD şirketleri yurtdışı yatırımlarını ABD ye geri getirmelidirler. Bunun için gereken vergisel ve idari düzenlemeler hemen gerçekleştirilecek ve yatırımların yurtiçinde yapılması teşvik edilecektir. Böylece ABD yurttaşları için yeni iş’ler yaratılacak, istihdam düzeyi yükselecek, aile gelirleri ve toplumsal milli gelir artacaktır.
Bunu gerçekleştirirsek yerli üretim artışı sonucu ABD dış ticaret açığı önlenecek, ödemeler dengesi de güçlenecektir…”
Başkan Trump’ın bu söylemlerinin içerdiği görüşler onaltıncı yüzyıldan itibaren ortaya çıkan Merkantilist ilkelerle aynı hususları içermekteydi. Sadece refah kazanımını altın-gümüşe dayandıran tarihsel görüşler, günümüzde dış ticaret ve ödemeler dengesinde fazlalık olarak ifade ediliyordu.

Bu bağlamda günümüzde Neo-merkantilizmolarak adlandırılan benzer görüş taraftarları, ülkeler arasında adil koşullar sağlanmadan yapılan serbest ticaretin ülkeleri zor duruma sokabileceğini ileri sürmektedir. Bu nedenle yurtiçi üretimin geliştirilerek, adil olmayan koşullarda yapılan ithalatın azaltılmasını ve böylece dış ticaret ve ödemeler dengesinde fazlalık yaratılabilecek düzenlemelerle sermayenin yurtiçinde kalması uygulamalarını desteklemektedirler.
Aslında Başkan Trump’dan hemen hemen 155 yıl önce ABD’nin iç savaş dönemindeki başkanı Abraham Lincoln (1809-1865) de aynı konularda benzer görüşleri, kendi ifadeleri ile şöyle açıklıyordu:
“… Gördüğüm ve bildiğim şudur; Yurtdışında üretilmiş malları ithal ederek satın aldığımızda, biz malları alıyoruz, yabancılar ise parasını alıyorlar…
Aynı malları yurtiçinde üretirsek, hem mallar bizim olacak, parası da yine bizde kalacak, sermaye birikimimiz yükselecektir…”
1897-1901 yılları arasında ABD’nin 25.Başkanı olarak görev yapan ve bir suikast ile yaşamını yitirmiş olan William McKinley’in (1843-1901) daha henüz senatör iken ithalat üzerine %50’ye yakın gümrük vergi uygulama önerisi de Neo-merkantilist doktrin uygulamalarının bir örneği idi, ve yurtiçi sanayileri yabancı rekabetten korumak ve çalışan istihdamını arttırmak için tasarlanmıştı.
Aslında tarihsel dönemlerde olduğu gibi, günümüzde de azımsanmayacak sayıda kişiler bu görüşleri doğru bulmakta, benimsemekte ve desteklemektedir.
Gerçekten de bu görüşler doğru’dur, ama bir yönü ile de eksiktir.
Görüş bir bağlamda doğrudur; çünkü yurtiçinde üretilen malların satın alınması gerçekleştiğinde parası gerçekten ülke içinde kalır.
Görüş başka bir yönü ile eksiktir; çünkü sadece mallar ve gelirleri üzerine odaklanmakta, ama üretimde gerekli emek, doğal kaynaklar, hammadde gibi üretim faktörlerini göz ardı etmektedir.
Unutmamak gerekir ki, yurtiçinde mal üretimi yapıldığında verimli olsun veya olmasın, yurtiçi kaynakları (üretim faktörlerini) kullanmamız gerekir.
Halbuki, malları yurtiçine göre daha elverişli fiyatla yurtdışından ithal ettiğimiz takdirde, üretimde gerekli olan kaynakları(üretim faktörlerini) da yabancılardan sağlamış oluruz.
Böylece serbest kalan kendi kaynaklarımızı daha verimli bir şekilde uzmanlık alanlarımızda mal üretimi yaparak değerlendirebilir; daha elverişli fiyatlarla piyasalara sunar ve sınırötesine ihraç edebiliriz. Böylece ülkeye daha fazla gelir sağlayabiliriz.
Bir mağazadan bir takım elbise satın almış olsak, biz malı alırız, mağaza sahibi de parayı almış olur. Bu karşılıklı davranış çok akla uygundur.
Farklı bir şekilde, hem mal’a sahip olalım, hem de para bizde kalsın düşüncesi ile, uzmanı olmadığımız bir alanda(örneğin terzilik) kendi elbisemizi dikmeye çalışırsak, sonuçta mal da, para da bizde kalmış olur. Ama uzmanlaştığımız ve daha verimli yapacağımız iş’leri de (örneğin meslek uzmanlığımız olan boyacılık), kaynaklarımızı tükettiğimiz için, kendimiz yapamayıp başkasına daha pahalıya yaptırmak zorunda kalırız.
Ülkeler için de aynı durum söz konusudur. Bir ülke mutlak üstünlüğe sahip bulunsa bile her türlü mal ve hizmeti kendi ülkesinde üretmek düşüncesi ile kaynaklarını(üretim faktörleri) tüketmemelidir.
Kaynaklarını ve çabalarını fırsat maliyeti temelli karşılaştırmalı üstünlüğü bulunan, uzmanlığı ve verimliliği yüksek mal üretimi için ayırmalıdır. Verimli olamadığı, uzmanlığı bulunmayan malları ise daha verimli olarak üretip, ucuza satan diğer ülkelerden satın almalıdır.
Bu konuda başarılı olabilmek için ülkelerin öncelikle yapması gereken, hangi mal ve hizmet alanlarında verimliliğe, karşılaştırmalı üstünlüklere sahip olunduğunun irdelenmesi ve uygun hareket tarzının belirlenmesidir.
Kısaca, ülke kaynakları(üretim faktörleri) verimliliği düşünülmeden, sadece ithalatı azaltarak ödemeler dengesini olumlu etkileyecek çıktı(mal) bazlı değerlendirme yaparak karar vermek, uluslararası işletmecilik ve ekonominin önde gelen bazı temel ilke ve kuramlarını göz ardı etmek olur.
Neo-Merkantilist Uygulamalarda Doktrinel Bir Değişim…
‘Doktrin’ (Latince: Doctrina), belirli bir alan, konu ya da düşünce sistemine ilişkin kabul, ilke ve kurallar bütünü, olarak tanımlanmaktadır.
‘Doktrin’ terimi bazen ‘ideoloji’ terimi ile karıştırılmakta, hatta birbirinin yerine de kullanılmaktadır.
Ancak doktrin, ideolojiye göre temelde daha teorik bir söylemdir; örneğin ‘belirli bir konunun ne olması gerektiğine dair tutarlı bir iddiayı (hipotezi) ifade eder.’
İdeoloji ise ülkü olarak da benimsenebilen, ama tutarlılık iddiası itibarı ile doktrine göre daha zayıf bir söylem ve düşünceler bütünüdür.
Gerek merkantilist görüşlerin ortaya çıktığı dönemlerde, gerekse ABD tarihinden örnek olarak belirtiğimiz Lincoln, McKinley ve Trump’ın ilk başkanlık dönemlerinde Neo-merkantilist uygulamalar daha çok ekonomik temelli doktrinler sonucunda dile getirilmişti.
Ekonomik temelli doktrinlerde önemli bir uygulama yöntemi olan Gümrük vergileri, genellikle ithal mallarında uygulanır. Bazı durumlarda gelir veya koruma amaçlı olarak ihraç edilen mallar üzerinden de vergi alınabilmektedir, ama genel uygulama ithal malları üzerindedir.
İthal edilen mallardan devlete gelir sağlamak maksadı ile alınan ekonomik temelli gelir sağlayıcı gümrük vergileri ile ülkeye giren malların işletmelere maliyeti arttırılır. Artan maliyetler satış fiyatlarını da yukarı çektiğinden, yerel pazarlarda müşteri ve tüketiciler için ithal malları daha pahalı hale gelir.
Ekonomik temelli koruyucu gümrük vergilerinin temel amacı ise ithal mallarının maliyetlerini ve fiyatlarını yükselterek, tüketicileri yerli ürünlere yöneltmek ve böylece yerli sanayileri korumaktır. Bu vergiler de devlet bütçesine gelir kaydedilir, ama amaç gelir sağlamaktan ziyade tüketicileri yerli ürün satın alımına yönlendirmektir.
Ancak 2025 yılında Trump’ın ikinci başkanlık döneminde Neo-merkantilist uygulamalar ekonomik temelli olmaktan ziyade, daha politik ve güvenlik amaçlı olarak ortaya çıktı. Örneğin, gümrük vergileri ekonomik temelli gelir sağlama ve koruyuculuk amacı yanında; sınırlardan kaçak göçmen geçişi ve uyuşturucu ticareti engellemesi, kamu harcamalarının azaltılması, savunma ve güvenlik saikleri nedeni ile diğer ülkelere karşı güç kazanımı elde etmek, gelecekte güvenlik sorunu yaratabilecek ülkeleri zayıflatmak amaçlarına yönelik olarak uygulamaya konuldu.
Başka bir deyişle Neo-merkantilist uygulamalar geleneksel ekonomik amaçları sağlamanın ötesinde siyasi ve güvenlik odaklı ve bakış açılı yeni bir doktrinle ele alınmaya başlandı.
Bu bağlamda gümrük vergisi uygulamaları da taraf ülkeler arasında ticareti kısıtlayıcı etki yapan kota, ambargo, bürokratik engeller, kambiyo kontrolleri, standart uygulamaları gibi yaptırım (sanction) yöntemi haline dönüştü.
Gümrük Vergisi Uygulamalarını Kim Ödüyor?.. Kim Kaybediyor?.. Kim Kazanıyor?..
Başkan Trump, 2025 yılında seçilir seçilmez uygulamaya koyduğu başkanlık kararları ile hemen hemen tüm ülkelerle yaptıkları ticarette gümrük vergilerini yükseltti. Ortalama %50 oranında arttırılan ithalat gümrük vergilerinin, bazı ülkelere misilleme amaçlı %200 olarak uygulanabileceği yine başkan tarafından açık olarak belirtildi.
Bu uygulama maliyetlerinin adil ticaret yapmayan ülkeler ve toplumları tarafından ödeneceği ve ekonomilerinin darmaduman olacağı da ayrıca yine başkan tarafından agresif bir şekilde dillendirildi.
Ama, bu konuda pozitif ekonomi uzmanları Başkan Trump ile aynı görüşte değildir.
İthalata uygulanan ekonomik veya siyasi amaçlı gümrük vergilerini ödeyen, o mal grubunu satın alan yerel tüketici gruplardır…
Bu bağlamda ithalat gümrük vergisi uygulaması tüketici grupların refahını büyük ölçüde azaltırken, üretici grupların refahını ve devletin kazancını bir nebze yükseltir.
Ama gümrük vergisi uygulamasının etkisi sonuç olarak ülke toplumunun tümü için (tüketiciler, üreticiler ve devlet) bir maliyet/kısıt yarattığından olumsuzdur.
Misyonu işletme ve yönetim alanında kolay anlaşılabilir açıklamaları meslektaşlarımıza sunmak olan WEB sitemizde, genellikle akademik yazım formu ile kaleme alınmış bilimsel içerikli sayısal analiz çalışmalarına yer vermemeyi tercih ediyoruz.
Ama bu yazımızda bir istisna uygulayarak yukarıdaki ekonomik çıkarımları sayısal özet/grafik olarak ortaya koyan bir analiz çalışmasını aşağıdaki görselde sunuyoruz.
Ekonomik analiz çalışmalarına meraklı olan meslektaşlarımız görselde yer alan ithalat işlemi ve ithalata konan gümrük vergisi etkisini gösteren grafikleri ve sayısal açıklamaları inceledikleri takdirde gümrük vergilerini kimin ödediğini, bu işlemden yarar sağlayanları açık ve seçik olarak fark edeceklerdir …

………………………………..
Nobel ödüllü Polonyalı yazar Henryk Sienkiewicz’in (1846-1916) 1905 yılında yazdığı ‘Quo Vadis-Nereye Gidiyorsun’ romanı sonraki yıllarda çeşitli defalar filme de çekildi.
Eser, İmparator Neron (MS 37-68) yönetimindeki Roma’da Hristiyanların zulüm altında bulunduğu bir dönemde Romalı asil sınıftan bir general ile, Hristiyanlığı kabul etmiş genç bir esir kadın arasında gelişen aşkı, yaşanan olaylarla birlikte anlatır.
Eserin ‘Quo Vadis’ adı ise bir efsaneden kaynaklanmaktadır. Efsaneye göre Hz. İsa’nın havarisi Aziz Petrus, yaşanan zulümden ötürü telkin faaliyetlerinden ümidini kesip Roma’yı terk ederken, yıllar önce yaşamını yitirmiş Hz. İsa’yı bir ışık seli içinde yeniden canlanmış olarak karşısında görür.

Aziz Petrus gördüklerine şaşırarak “Quo Vadis, Domine?..- Nereye gidiyorsun, Hazret?..” diye sorar. Hazreti İsa da ona: “Sen, telkin çalışmalarını bırakıp müritlerimizi terk ettiğin için, ben de tekrar çarmıha gerilmek ve ızdırap çekmek üzere Roma’ya dönüyorum…” cevabını verir.
Günümüzde küresel ölçekte gelişen ticari kaynaklı algı ve duygularla biz de tekrar soralım…
İşletmecilik ve ticaret faaliyetlerinin, Neo-merkantilist yönelimlerle düzenlenmesi bağlamında…
… Quo Vadis ?..