Yeni Makaleler

İşletme Yetenekleri ve Kırmızı Kraliçe Etkisi

“…Güneşli  bir Afrika sabahında  Antilop o gün, ne olursa olsun dün’den daha hızlı koşmak zorunda olduğunu düşünmektedir. Çünkü evvelsi gün kendisi kadar hızlı olamayan Aslan 

Dizelere Sığınıyorum…

İşletme ve yönetim üzerine açıklamalar ve yorumlar yaptığım bu WEB sitesinde bugün canım alanla ilişkili konularda bir yazı yazmak istemiyor… Ne zamanı, ne  de yeri…

Doğru Olan Nedir?..Yanlış Olan Nedir?; Tarihsel Süreçte Kısa Bir Yolculuk

İşletmelerdeki her düzeydeki yöneticiler kendi bölümlerinin günlük yönetiminin yanı sıra uzun dönemdeki stratejik kararlarını yönlendirmek ve uygulamak zorundadır. Ama bu karar ve davranışlarını hangi ahlâki ve etik kurallara, kimlerin değer yargılarına dayandırarak uygulayacaklar; doğru’yu nasıl bulacaklar, yanlış’tan nasıl kaçınacaklardır?..

‘Doğru nedir?… Yanlış nedir?..

Yukarıdaki sorulara cevap verebilmek kolay değildir. Çünkü burada karşımıza çıkan  en temel sorun, etik ve ahlaki yargıların doğrulanıp doğrulanamayacağı hususudur. Bilim’de kabul edilmiş belgelere dayalı ‘verification-doğrulama’ olarak geçen gereklilik, ahlak felsefesinde ‘justification-gerekçeleme/gerekçe gösterme’ olarak yer alır.  Başka bir deyişle ahlak’da görüşün savunulması gerekçelerle olur, ama bu gerekçelerin bilim tarafından  kabul edilen yöntem ve  belgelere dayanması beklenmez.

Bu yazımızda işletme yönetiminde olduğu kadar, toplumsal yaşamımızda da önemli bir yere sahip olan  ‘doğru veya yanlış olan’ karar, yargı ve davranışların ne’ler olduğu, nasıl belirlendiğini tarihsel süreç içinde  kısa bir yolculuk yaparak ele alacağız.

‘…İyi ya da doğru nedir?.. Ne yapmalı, nasıl yaşamalıyız?..’ gibi sorunlarla uğraşan bir düşünce dalı olan etik ve ahlak, temellerini değişik görüş ve düşüncelerden alabilmektedir. İnsan kendi etik ve ahlak yasasını koyabildiği gibi (özerk, otonom etik); yasa başka değerlerden de gelebilmektedir (heteronom etik).

Formel etikte ahlak eylemlerinde uyulması gerekli genel biçimsel bir ilke ve kural vardır. Düşünüş etiği ahlak eylemini o eylemin arkasındaki düşünüşe göre değerlendirir. Ahlak eylemini arkasındaki düşünüş ne olursa olsun sonucuna başarısına göre değerlendiren etiğe başarı etiği denilmektedir. Ayrıca apriori etik, deneysel etik, betimleyici ve kuralcı etik, bireysel etik, toplumsal etik gibi kavramlar da etik çalışmaları içinde yer almaktadır.

Aşağıda etik ve ahlak davranışı ile ilgili batı felsefesinde ve tasavvuftaki görüş ve düşünceleri tarihsel süreci içinde kısa bir yolculuk yaparak açıklamak istiyoruz.

İnsanların neyin doğru, neyin yanlış olduğunu vicdanları ile ayırt edebildiğini ve tüm insanların doğuştan bu yeteneğe sahip olduğunu ileri süren Sofistler ile onlarla aynı çağda yaşayan Sokrates(M.Ö.470-399), insan ahlakı ile toplumun değerleri arasındaki ilişkiler üzerinde durmuşlardır. Sofistler genellikle, doğru ve yanlışın topluma göre, ve zamanla değiştiğini ileri sürüyorlardı. Yani doğru ile yanlış sofistlerce ‘değişen’ bir şey olarak kabul ediliyordu. Onlara göre vicdan, içinde yaşanılan toplumun ve zamanın oluşturduğu koşulların etkisi altında bulunuyordu.

Sokrates ise bu fikri benimsemiyordu. O da vicdanın tüm insanlarda farklı farklı olabileceğini kabul ediyordu ama ‘değişmeyen’ mutlak doğrular ve yanlışlar da vardı. Doğru ile yanlışı gösteren, toplum ve zamandan bağımsız olan bu kurallara(normlara) akıl ve mantığımızı kullanarak ulaşabileceğimizi ileri süren Sokrates mantığımızın mutlak ve değişmez olduğunu, dolayısı ile onun ışığı ile normlara ulaşabileceğimizi belirtiyordu.

Sokrates’in öğrencisi olan Platon(M.Ö.428-348), hocasının ölümünden sonra toplumda geçerli olan değerler ile ‘doğru ya da ideal’ olan değerler arasında büyük çelişkiler olabileceğini göstermeye çalıştı. O da hocası gibi aklımızı kullanarak duyularımızın etkisini azaltıp, doğru ve gerçeğe varabileceğimizi ileri sürer, idea ve bilgiye dayanan ahlak anlayışının  kişiden kişiye değişemeyeceğini savunur. Ahlak felsefesinin özü olarak da  insanın mutlu ve yetkin yaşamını sağlayacak ‘erdem’ kavramını öne çıkarır.

Antik Yunanda zamanın yerleşik ahlaki değerlerini eleştiren Stoa felsefesinin kurucusu Zenon (M.Ö.334-262), insanlar için iyi ve doğru olanın şan, şöhret, zenginlik, mevki, makam gibi dünyevi başarılar ve değerler olmadığını; iyi ve doğru olanın sadece bireyin düşünce, eylem bütünlüğü ve dinginliğe ulaşmış zihinsel bir durumu olarak tanımladığı ‘erdemlilik’ olduğunu belirtmektedir. Stoa felsefesi dışsal olaylara kayıtsız kalarak ve onlardan etkilenmemeyi benimseyerek insanın kendine hakimiyeti ve bağımsızlığını, yetkinliğini ve mutluluğunu amaçlayan öğretilerden oluşmakta; mantıkçı yaklaşımı ile  aklı, erdem öğretisi ile ahlakı ön plana çıkartmaktadır. Erdem bir insani özelliktir ve bu özellik bireyin olaylar karşısında tutum, düşünce, davranış, ve ilişkilerine doğrudan veya dolaylı bir şekilde yansır. En yüce iyinin, doğrunun erdem olduğuna, erdemin ise doğanın yasasına uymak olduğunu savunan Stoacı görüş, ahlak felsefesine ‘ödev’ kavramını getirmiştir.

Düşünüyorum, öyleyse varım…’ felsefi söylemi ile bilinen, Descartes’ın(1596-1650) salt etik ve ahlak konusunda çalışmaları bulunmasa da, konu uzmanları eserlerinin ve ikincil metinlerin analizi ve yorumlanması ile onun ahlaki ve etik konulardaki düşüncelerini açıklamaya çalışmışlardır. Çalışmalar, adanmış bir rasyonalist(akılcı) olan Descartes’ın  iyi, doğru ve gerçekleri aramada aklı yeterli bulduğunu; doğru akıl yürütülmesinde de kişinin erdemli eylem ve davranışlara sahip bulunması görüşünde olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda stoacı ilkelerle özdeştirilebilecek erdemli eylemlerin rehberlik ettiği, bilgiye dayalı  doğru akıl, düşünüre göre, gerçekleri ve mutluluğu aramada insan zihninin daha iyi bir seçim yapmasına yardımcı olacaktır.

Hegel’e(1770-1831) göre insan bilgisinin temelini oluşturan şeyler kuşaktan kuşağa değişim göstermektedir. Bu nedenle ‘mutlak doğru’ diye bir şey olamaz; sonsuz bir akıl da bulunmamaktadır. Akıl değişken bir süreçtir ve ‘doğru’ da bu sürecin içindedir. Bilim, düşünce ve akıl önceki devirlerde yaşamış insanlardan geleneklerle dalga dalga elde edilir ve yaşadığımız çağdaki yaşam koşullarını ve düşünce biçimini etkiler. Bu yüzden bir şeyin sonsuza dek daima mutlak doğru veya yanlış olacağı söylenemez. Bu nedenle de tarihsel süreçler önemlidir ve neyin en doğru veya en yanlış olduğunu tarihsel süreçten başka bir şey ortaya koyamaz. Hegel tarihin incelendiğinde insanlığın giderek kendisini daha iyi tanıdığını ve geliştirdiğini, daha fazla akılcı ve özgürlük yolunda ilerlediğini ileri sürmekteydi.

18.yüzyılda yaşamış olan Kant’a(1724-1804) göre, insan pratik bir akıl’a, yani ahlak açısından neyin doğru, neyin yanlış olduğunu belirleyen, doğuştan gelme bir ussal yeteneğe sahipti. Tüm insanlarda bulunan akıl, her şeyi bir ‘neden-etki’ ilişkisi içinde algılamaktaydı, ama insanlar sahip oldukları akıllarını kullanırken aynı ‘evrensel ahlak yasasına’ da uymak zorundaydılar. Her şey ve herkes için geçerli olan ve her türlü durumda nasıl davranılması gerektiğini anlatan bu ahlak yasasını, Kant ‘kesin bir emir’ olarak tanımlıyordu. Kant’a göre ahlaksal olarak doğru bir davranışı belirleyen şey eylemin sonucu değil, ‘niyet’tir. Ahlaksal değer, kişi görev duygusu ile devindiğinde ortaya çıkar. Kişisel çıkar veya iyilikseverlik duygusu altında hareket eden insan erdemli sayılamaz. Çünkü ahlaklılığın özü yasa kavramından türemiştir ve belli bir şekilde davranmanın insanın ödevi olduğu düşünüldüğü zaman ahlaksal bir davranıştan söz edilebilir. Bu yüzden Kant’ın ahlakı,  stoa düşüncesinde de sözü edilen  ‘ödev ahlakı’ olarak da bilinir.

19.yüzyılın ilk döneminde yaşamış olan Kierkegaard’a(1813-1855) göre ‘doğrulardan’ çok daha önemli olan, ‘insanların yaşamları için önemli olan doğrular’dır. İnsan için önemli olan ‘kendisi için doğru olanı’ bulmaktır. Bir sorunun kendisi ile, kişinin aynı soruna yaklaşımı çok farklıdır. Çünkü sorunlar karşısında birey tek başınadır. Böyle bir durumda da inançlar işin içine girer. Cevabı akıl yöntemi ile bulunan sorunlar Kierkegaard için hiçbir önem taşımaz. İnsanın varoluşuna önem veren ve bu nedenle de doğruların ‘öznel’ olduğunu ileri süren Kierkegaard’ın insan yaşamında üç tür yaşam biçiminden(Hazzı Önceleyen Bir Yaşam Biçimi- Estetik Varoluş; Toplumsallık ve Sorumluluk Ekseninde Bir Yaşam Biçimi:-Etik Varoluş; Toplumsal Olanın Ötesine Geçen Bir Yaşam Biçimi- Dinî Varoluş) biri saydığı ikinci aşamadaki ‘etik varoluş aşaması’ ise, bir önceki yüzyılda yaşamış olan Kant’ın ‘görev ahlakı’ görüşüne uygun bir görüştür.

Neyin, nasıl yapılması, nefsi islah etmek, kötü huylardan vazgeçmek, gerçeği bulmak gibi konular batı felsefesi dışında Tasavvufun da konusu olmuştur. Hicret’in ikinci yüzyılında ortaya çıktığı düşünülen tasavvuf anlayışında doğruya ve gerçeğe varmak bilgiden ziyade duyuş; görüş ve oluş esasları ile olur. Felsefenin bilgi ile yürümesine karşın, tasavvuf bilgiyi sadece bir vasıta olarak kabul eder. Bu nedenle bir hal bilgisi, daha doğrusu oluş yolu olarak kabul edebileceğimiz tasavvufun temel bir esası, yöntemi de yoktur. Amaca eğitim ile değil bir yol göstericiye (mürşit) uyup, onun yolunda yürümekle varılabileceğine inanılır.

Felsefede ise birisine (mürşit) uymak yoktur. Başka bir deyişle felsefe akıl yolu ile doğruyu bulmaya ve gerçeğe ulaşmaya çaba gösterirken, tasavvuf aklın doğruyu ve gerçeği bulamayacağına, gerçeğe ancak aşk ve cezbe ile ulaşılacağına inanır. Tasavvufta sevginin son haddi  tanrıya duyulan sonsuz sevgi ve özlemdir. Bugünün anlayışı ile ise gerçek sevgi güzele değil güzelliğe; tek kişiye değil tüme; bireye değil topluma duyulan sevgidir ve onun için yaşamak ve çalışmaktır. Böylesi bir sevgi insanın toplumdan aldığı tüm kötülüklerini yok edeceği gibi, onları hoşgörü ile karşılamaya ve iyiliğe döndürmekte insana bir güç verir.

Doğru’yu bulmak, gerçeğe ulaşmak yüzyıllardır her toplumda insanlığın en temel sorunu olmuştur ve olmaktadır…


Yararlanılan Kaynaklar:  Gökberk M.; Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi,1980; Gölpınarlı, A.; 100 Soruda Tasavvuf, Gerçek Yayınevi, 1969; Russell B.; Batı Felsefesi Tarihi(Çev. M.Sencer), Bilgi yayınevi,1972.

Not: Yukarıdaki yazımızın konusuna yakın  anlamlar içeren 2 müzik videosu aşağıdadır. İlk video Nick Neblo‘nun söz ve müziğini yazarak seslendirdiği Kierkegaard’ın  estetik varoluş aşamasına uygun görüşlere yakın ‘Philosophy’ adlı eser. İkinci video Ahmet Özhan’ın sesinden mutasavvıf  Pir Sultan Abdal’ın eseri  ‘Güzel Aşık Cevrimizi Çekemezsin Demedim mi’… Umarım beğenirsiniz…

İnsanoğlu  ‘Doğru’yu kendi değerleri ile nerede isterse arayabilir, ve bulur…

İngilizce videoda Türkçe altyazı tercihi için; cc-ayarlar(çark)-subtitles-autotranslate-Turkish


Bu içeriği paylaşmak istermisiniz?

Facebook
Twitter
LinkedIn

Bu içeriği yorum yazmak istermisiniz?

5 1 oyla
Makale Oylama
2 Yorumlar
Oldest
Newest Most Voted
Satır İçi Geri Bildirimler
Bütün Yorumlara bak
Gökhan Yolaç
2 yıl önce

Hocam yazılarınızı zevkle okuyorum, derin iç